25 Nisan 2012 Çarşamba

Bir Kitap Hırsızının Hatıra Defterinden Notlar / Rodrigo Fresán


I Bir ara kitap çalmadığım gün geçmezdi. Parasızlıktan değil, okuyacağımız ya da sadece hayranlıkla bakacağımız, elimizde tutup okşayacağımız, sahip olduğumuzu bildiğimizden, artık onların değil,bizim diyeceğimiz onca kitabı almaya asla para yetiremediğimizden.

II Tabii bir de Buenos Aires’in, dünyaya geldiğim, okumayı öğrendiğim kentin kitapçılarından kitap çalmanın Robin Hood’ca bir yanı vardı.

Hali vakti yerinde sayılabilecek bir anne babanın evladı idim. İyi eğitim almış, kendi alanlarında oldukça saygın kişilerdi. Doğum gününde bana kitap alan, kitap almam için para vermekte bir an tereddüt etmeyen bir anne baba. Ama biz Sherwood Ormanları senaryomuza dönecek olursak, kitabevlerinin o hacimli, özenle dizilmiş raflarıyla karşılaştırıldığında benim koleksiyonum minicikti, acınası bir haldeydi.
Daha geçen gün, ‘kitap çalmanın hırsızlığın en bencil şekli’ olduğunu okudum.

Katılmıyorum.

Kitap çalmak aslında edebiyata sporu da sokmaktır. Yazarken ya da okurken hemen hemen her zaman hareketsiz bir durumdayızdır, ya oturur ya da uzanırız. Oysa kitap çalarken beynimizin kasları vücudumuzunkilerle kusursuz bir uyum içinde çalışır. Kitap çalarken düşünür, eyleme geçer, bir anlamda, okuyor ve yazıyoruz oluruz.
Kitap çalarken hem kişi hem de kurgusal bir karakter olur insan.


III Saul Bellow’un Augie March’ın Serüvenleri’nden Roberto Bolaño’nunVahşi Hafiyeler’ine dek uzanan pek çok kitap hırsızı var edebiyatta.Necronomicon‘u çalıp da H.P. Lovecraft’ın dehşetengiz âlemine düşen lanetlenmiş okurların sayısını unuttum bile. Daha komplike vakalar da var, Joe Orton onlardan biri, halk kütüphanelerinden kitapları aşırdıktan sonra kapaklarını, içindeki ya da arkasındaki tanıtıcı yazıları değiştirip gerisin geri iade ediyor.

Yine de, kurgusal kahramanların ya da kişilerin bu eylemleri rezilce, aşağılık bir şey gibi gelir bize. Çünkü kitap çalmadan önceki anda, tamı tamına o apartma anında, bir kez daha yakayı sıyırdığını, yakalanmadan kitapla birlikte sıyrılıp kaçtığını anladıktan sonraki o coşkulu dakikada hissedilen yoğunluğun başkaları tarafından hissedilmesi olanaksızdır –gene de yazıya dökülse, hünerle kaleme alınsa iyi olur.

IV Kitap hırsızı olarak sanatımın altın yıllarını yaşadığım dönem 1980 ile 1985 yılları arasındaydı. Henüz elektronik alarm sistemleri, bilgisayara geçirilmiş listeleme yöntemleri yoktu. Her şey zanaatkar elinden çıkmış,unplugged, tam anlamıyla sanatsal idi.
Nasıl yapıyorsun diye hiç sormayın, tarif edemem, ama bir anda suç mahallinde belirip kaşla göz arasında kurbanımı saptadıktan sonra içerideki tezgahtarlara karşı beni görünmez kılan bir bulut ya da kutsal haleyle kuşatılırdım adeta. Dünya dışı bir varlık istediğim, arzuladığım her şeyi yapabileceğime dair güç vermiştir bana. Kitabın boyutları kocamanmış, ederi şu kadarmış, vız gelirdi. O kitap benim olmak için orada durur, sevgide asla kusur etmeyecek birinin elleriyle kaçırılacak, odama kadar varacaktır sürgünlüğü. Ona dokunmaya sadece ben hak kazanırdım.

Bir an durdum, arzu ederseniz buna istemsiz yapılan bir hareket ya da savunma mekanizması deyin, ama insan aklına getirdiği anda büyük bir umutla mucizeleri kendi hizmetine sunma hayali kurar ya, işte o durumda kendime şöyle dedim: seçilmiş kişilerden biri olabilirim, evet orası doğru, ama işime gelmeyen, beni yazarlık mertebesine getirecek kadar vazgeçilmez durumda olmayan şu kitap çalma meselesiyle kendimi harcamanın, küçük düşürmenin de alemi yok.

Ama hemen ardından kendi kendime şöyle düşündüm: bütün kitaplar vazgeçilmezdir, bu yüzden hepsi çalınmayı hak ederler.

V. Bugün gençliğin artık kartpostallardaki hatırasıyla yüklü, merak ve hüzünle anımsadığım o edimleri zaman içinde yavaş yavaş toplamaya koyuldum.

Richard Ellmann imzalı kalınca bir James Joyce biyografisini herkesin gözü önünde arakladım.

Kışın kış olduğu bir sabah eski dostum, aynı zamanda rakibime, kitap hırsızlığında ehil sahibi o kişiye meydan okudum, son bir sınavdan geçecektik.

Onunla birlikte Buenos Aires’te yolboyunca sıralanmış kitapçılarıyla meşhur Corrientes Caddesi’nin bir ucunda konuşlandık. Galiba o kitapçılar hala orada ama ben bu satırları çok uzaklardan yazıyorum. İkimiz caddenin bir ucunda, önceden yazı tura ile belirlenmiş hedefimize doğru yollandık. Proust’un Yitik Zamanın Peşinde’sinin yedi cildini çalacaktık. Yayın tarihi sırasına göre.

Ben görevimi başardım, o başaramamıştı. Dostluğumuz bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı.

VI. Zamanla daha sofistike teknikler geliştirmeye başlamıştım, paltomun içinde bir gizli cep vardı. En iyi sonuçları veren bu teknikte çalacağın kitabı seçiyor kitapçının ıssız bir köşesine çekiliyorsun, kitabın içine kendi adını yazdıktan sonra kasiyerlerden birine gidip ‘bana hediye gelen’ kitabı gösteriyor, başka bir kopyasının olup olmadığını, fiyatını soruyorsun, iç geçirerek ‘çok pahalıymış, bendeki kitabı ona ödünç veririm olur biter’ diyor, F.Scott Fitzgerald’ın (‘Toplu’ ya da ‘Bütün Eserleri’ kategorisi çalınmaya o kadar hazır ki) bana ait Toplu Öyküler’ini orada bırakmakla bir anda her şey yasal bir konuma geçiyor ve benim oluyordu. Bazen eğer çalınacak kitabın yazarı yakınlarda bir yerde hala yaşayan biriyse kitabı sevgi ve şükranla kendi adıma imzalamakta hiç tereddüt etmiyordum.

VII. Tabii birkaç kere de işler olması gerektiği gibi gitmemiş, son anda altın kalkanın koruması kalktığında peşimde bir görevli caddede koşa koşa kaçmak zorunda kalmıştım.

Ceketimin cebinde Otomatik Portakalkaçtığımı, köşeyi dönüp gişenin üzerine paraları fırlatıp Kamçılı Adam’ın gösterildiği bir sinemaya dalıverdiğimi hatırlıyorum.

Daha önce defalarca görmüş ezberlemiştim, gösterim çoktan başlamıştı ama arkeoloji hazinelerini büyük bir maharetle aşıran bir hırsızın genç bir hırsızı saklamasında şiirsel, hatta duruma son derece uygun düşen bir şeyler vardı, diye düşünmüştüm o zamanlar.

VIII. Geçmişte yaptıklarımı düşünüyorum da, Burgess/Spielberg olayını sonun başlangıcı olarak görmek benim için çok kolay.

Bir süre daha kitap çalmaya devam ettim. Ama eskisi kadar zevk vermiyordu artık. Kendime olan güvenim azalmıştı. Belirsizlik.

Çok geçmeden ilk öykü koleksiyonumu yayınladım, sonra, bir kitap fuarında, kitap hırsızlarının o sanal olimpik stadyumlarından birinde, ilahi an gelip çattı. Bir çocuğun kitaplarımdan birini çaldığını, sonra da imzalamam için bana uzattığını fark ettim. İlk sayfaya, ‘Yazdığım kitabı okumak için aşıran birini görme zevkini bana yaşatmış olan Falanca’ya,’ diye yazdım.

Çocuk yazdıklarımı okudu, gururla utanç karışımı bir bakış fırlattı bana. Utançtan çok gurur vardı yüzünde.

Dönüş ihtimali olmayan öteki tarafa gittiğimi o vakit anladım. Otomatik Portakal’ın sonundaki çete elemanı Alex gibi, artık tümüyle, maalesef bir daha eski haline dönemeyecek kadar ‘iyileşmiş’ durumdaydım.
  Granta 118
  Çeviren: Semih Aközlü
  
fazabbas.blogspot.com

23 Aralık 2011 Cuma

Her an herşey olabilir...!


Hayatımız hiçbir zaman bizim istediğimiz gibi gitmez.Hep bir aksilik vardır ki biz bu aksilikleri çoğu zaman sevmeyiz.Bu aksiliklerden kurtulmak için yeni bir güne her zaman planlı kalkarız.Güneş tepemizden yeni doğarken biz yeni günün planlarını uygulamaya koyarız.El yüz yıkanır,yataklar toplanır,kahvaltı vs derken iş hayatı yada okul hayatı başlar.Her şey sizin istediğiniz gibi gider.Eğer sizde bir öğrenci iseniz okul hayatınız okul kapısından girerken başlar.Daha sonra sınıfınıza çıkar.Sıranıza oturup öğretmeninizi beklemeye başlarsınız.Her şey normaldir.
İşte tam bur da bir soru vardır ki sabah yaptığınız bütün planları değiştirir.Ve o sorunun hep bir cevabı vardır ki hiçbir zaman değişmez.Soru şudur ki 'Bugün iğrenç dersler var kaçalım mı?'Derslerin iğrenç olması her gün için geçerlidir.Ama bazı günler kaçmak için dolu sebeplerimiz vardır.Bazen de sadece eğlenmek veya heyecan yaşamak için kaçarız.Ama bu sorunun cevabı insanı her zaman kararsız kılar.Ve o anlar kararsızlık insanı esir alan bir duygudur.İşte tam bu noktada arkadaşlarınızın sesi duyulur.Genellikle gaz vermeye nitelik taşıyan bu kelimeler sizi kışkırtmak için söylenen sözler değilde sizin hayatınızı kurtaran sözler olduğunu düşünür ve hayatınızdaki hiçbir fikrin arkadaşlarınızın fikri kadar sevmediğinizin farkına varırsınız.
İşte tam bu noktada kafanızda belirginleşen sorunun cevabı gelir.Ve cevap her zaman şöyledir ki 'Bir günden bir şey olmaz.'İşte bu cevap hiçbir zaman değişmez. Ne kadar kaçarsak kaçalım her zaman bir gün olur..:) Ve kaçma serüveni bittikten sonra tek bir söz söylenir.Ve o söz ki kaçma serüvenin başındaki cevaptan tamamen farklıdır.Ve hiçbir kaçmanın bir seferlik olmadığını ortaya çıkar.Söz şudur ki 'Bugün çok güzeldi. Tekrarlanır inşallah.. :):)'
Yine aksiliklerden sıkılmış ve güne planlı olarak kalkmıştım.Bu plan okulda sırama gelene kadar sürdü.Kapıdan giren arkadaşım sırasına oturdu ve her zamanki soruyu sordu.Sorunun cevabını kimya olarak alınca aklına gelen ilk fikir kaçmaktı.Ama bu onun için imkansızdı. Çünkü birinci dönemin sonuna gelmiştik.Ve onun devamsızlığı hepimizden fazlaydı.Bu yüzden ne kadar kaçmak istese de kaçamazdı.Ama bu sefer hedefi belirli bir grup değil tüm sınıf olarak kaçmaktı.Çünkü bir sınıf toplu kaçış yaparsa yok yazılma olasılığı yoktu.Ama toplu kaçış fikri her zaman olmaz.Çünkü bir sınıfın toplu kaçması için herkesin kabul edeceği bir sebep olması gerek ki bu genelde olmaz.Ancak ikna kabiliyeti yüksek olan birinin bunu yapması beklenebilir.Ama arkadaşım tüm bunlara rağmen hemen fikrini ileri sürdü ve 'Toplu kaçış yapalım mı?' dedi.O gün için kimsenin önemsemediği bu fikri arkadaşım cazip hale getirmek için bin türlü takla attı ki biz buna kısa olarak gaz verdi diyoruz.
Bu fikir derslerden sıkılmış olan ben ve arkadaşlarım için çok güzel bir fikirdi.Ama insanın içine işleyen kararsızlık duygusu hemen içimizi bürümüştü.Ve biz birbirimize 'kaçsak mı acaba'diyorduk.Ama hepimiz aslında birimizden gelen bir cevabı bekliyorduk ki o cevap arkadaşımdan geldi ve 'Kaçalım' dedi.İşte o an içimdeki kararsızlık duygusu gitmiş ve bir günden bir şey olmaz fikri içimize işlemişti.Dört kız çantaları aldık ve sınıfın kapısından çıktık.Bize gaz veren arkadaş ise tüm sınıfı ikna edememiş ve güneşli bir havada sırasına mahkum olmuştu.:D:D 
Biz ise okul kapısından da çıkmış ve tek sorunumuz olan 'PARA'yı düşünmeyi başlamıştık.Ama biz bu konuda şanslıydık ki her sorunumuzu dinleyen, her derdimiz de bize yardım eden,elinden geldiğin kadar yardımcı olan Burhan hocamız vardı.İşte bu durumlarda Hoca dediğimiz o adam bizim için kurtarıcı meleğimiz oluyordu:D Okul yolunda bir dükkanı vardı ki bu bizim için muhteşem bir şey...Ama günlerden cuma olduğu için cumaya gitmişti.Bu yüzden beklemek gerekti.Ve o gelene kadar yanımızda olan paraları toplayıp ne kadar olduğuna bakmamız gerekti.Herkes kendi parasını ortaya koydu.İşte burda hep bildiğimiz ama her seferinde yeniden öğrendiğimiz dayanışmanın, 
bizde ne kadar güçlü olduğunun tekrar farkına vardık.Ve beklediğimiz kişi gelmişti.İçimizden birisi para isteyeceğimizi söylemeliydi. Ve birimiz yaptık.
Parayı aldık ve oradan çıktık.Ama birazdan tehlike ile karşı karşıya olacağımızı bilmiyorduk ki köşeyi döner dönmez öğrendik.Karşıdan geometri hocası geliyordu.Bu noktada aniden bir duraksama yaşarsınız.O an her şey durur.Ne yapacağınızı bilemezsiniz.Ama bu durumdan kurtulur kurtulmaz ya arkanıza döner giderseniz yada o sizi çoktan görmüş birbirinize selam verirsiniz.Her ne kadar istemeseniz de beraber okula geri dönersiniz.Neyse ki biz ani duraksamadan sonra saklanmasını bilmiş ve hoca bizi görmeden arkasına dönüp gitmişti.Şimdi ise her şeyden kurtulmuş tabanları yağlayıp çarşıya gitmek kalmıştı.Ama o yollarda yürümek tehlikeye göğüs germekti.Her an yanımızdan geçen otobüslerin içindeki insanlar bizde her zaman tanıdık duygusu uyandırırdı.İşte sonunda istediğimiz yere gelmiştik.
Arkadaşımın teknolojıyı kullanarak facebookda duvarına yazdığı 'Çarşıda olan var mı?' yazısından aslında herkesin çarşıda olduğunun farkına vardık.İşte ilk karşılaşma fethiye'de oldu.Ama bu bizim için o kadar önemli bir şey değildi. Çünkü karşılaştığımız insanların önemi her zaman önemlidir ki o anda karşılaştığımız kişi bizim için önemsiz birisi idi. Ve daha sonra öğrendik ki arkadaşımın sevgilisi de çarşıda imiş.Ve biz onun olduğu yere gittik.Aslında onun olduğu yere gitmek istememizdeki tek amaç sadece Snoppy'de yiyeceğimiz olan pizzaların fiyatını ona ödetmekti. Oda bunun farkına varmış ki yanımıza gelmedi.:D
Ama tüm bunlara rağmen Snooppy'e gittik.Türk milletinde kalıp olarak yerleşmiş bir takım hareket veya kelimeler vardır. Biz de bunu Snoppy'e girerken tekrar yaşadık.O hareket şudur ki: Bir yerde otururken kapıdan gelen insana insan değilmiş gibi yada o insan Dünyanın en ünlü kişisi gibi tüm gözler açılarak bakılır.Ve kendisine bakılan insan kendini çok önemli biri hisseder. Sanki Hollywood'da kırmızı halide yürürken fotoğraf makinelerinden çıkan flaşlar altında hisseder insan kendini...Bizde kafamızda kurduğumuz kırmızı halıda yürürken ikinci kata çıktık ve en köşedeki masaya oturduk.Ne yiyeceğimize karar verdik.
Garson geldi.Garsonun gelmesiyle anladık ki biz Hollywood yıldızı değiliz ama tren olmadığımızda kesindi. Çünkü garson öyle bir bakıyordu ki Türk deyimleri ile Öküzün trene bakması gidiydi. Yalnızca biz tren değil ama garson öküzdü. Bize sipariş ne zaman vereceğimizi sordu.Biz birazdan dedik.5 dk sonra tekrar geldi.Siparişlerimizi verdik.10 dakika sonra pizzalarımız ve kolalarımız geldi.
Arkadaşım gıcık birisi olduğu için bizi sinir etmeye bayılır.(Aslında gıcık birisi değil ama ona gıcık demek hoşuma gidiyor.)Mayonezi aldı ve arkadaşımın patateslerinin üstüne K harfi yaptı.K harfi yapmasının sebebi arkadaşımın Kardelen isimli birisinden nefret etmesi.. Tabi diğer arkadaşım fazla özenti olduğu için ketçabı aldı.(Her zaman özentidirrr :D:D )Tabağının yanına Orhun yazdı.(Orhun onun sevgilisi)Tabağa orhun yazması bile o tabağa bakılmayacak kadar berbat kıldı:D Kendisi yoktu fakat onun ismi içimizde ki insan sevgisi yerine hayvan sevgisi doldurdu.Bu yüzden garsona bile iyi davrandık :D
Pizzalar bitmişti. Fakat önümüzde duran Ketçap ve Mayonez tabakları süslemek için önümüze konmuş olduğunu düşünüp tabakları ketçap ve mayoneze buladık.Hepimiz birbirimizden farklı şekiller yaptık.Ama arkadaşım tabağına Orhun & Buket yazdı. Bu eğlence kısa sürdü. Garson geldiğinde 
hepimiz her şey yolunda gibi davrandık zaten öyleydi.Garson eğildi ve tabakları toplamaya başladı. Garson tabaklardaki ketçap ve mayonezi görünce şaşırmıştı. İlk hangisini alsam diye düşünürken Orhun & Buket yazan tabağı aldı.Tabağı bir sağ çevirdi,bir sola çevirdi.Biz ne yaptığını anlamamıştık ki ama sanırım tabağı okumaya çalışıyordu.
En sonunda tabağı kendi tarafına çevirip okudu. İşte o zaman anladık ki garson okuma biliyor.Neyse diğer tabakları aldı.Ve diğer garsonun yanına gitti.Beraber bize baktılar.Sanki ilk defa insan görmüş,doğa üstü yaratıkmışız gibi bize bakıyorlardı.Biz ise kolalarımızdan yudumlar alırken birkampanyanın olduğunun farkına vardık. Kola halkalarının altındaki şifreyi 5757'ye yollarsak günlük 100 sms olacakmış.Bedavası olmayan bir öğrenci için muhteşemdi. Ama şifreyi yollarken 65 kuruş gidecekmiş. Biz o kadar fakir insanlardık ki 65 kuruşumuz dahi yoktu.Ama ne olursa olsun o halkalar bizimdi ve biz 100 sms yapacaktık.Arkadaşım ve ben lavaboya giderken garson bizim masayı toparlıyordu.Kola kutularını aldı ketçap mayonez aldı ve son olarak kola halkalarını alırken arkadaşımdan çıkan 'ama biz onları neyse'demesi arkadaşımın Türkçesinin berbat olması yada gerçekten garson ile iletişiminin hata olmasında böyle saçma sapan laflar söylemesine gerekçe olmuştu.

Neyse ki garson yeteri kadar akıllı çıkıp bu kelimelerin ne demek olduğunu anlamış ve kola halkalarını geri koymuştu.Arkadaşım ise zafer kazandığı düşünüp kumdan kaleler içinde seviyordu.:D Snooppyden çıkmıştık. Ncity'e yürüyorduk.Ve hiç beklenmedik zamanlarda hiç beklenmedik kişiler ile karşılaşır insanlar. Bu durumu bir kez daha Ncity'e yürürken anladık. Çünkü 8. sınıfta baktığım çocuk karşımda duruyordu.Bu anda her an her şey olabilir fikri tüm benliğimi sarmıştı.Ama ne olursa olsun görmemezlikten gelip yolumuza devam ettik.Ncity'e gelmiştik.Para yoktu.Yapacağımız tek şey vardı ki üst kata çıkıp dışarıda oturmaktı.Ve böylede yaptık.Bizim masanın yan masasına oturan 4 kişilik bir grubun en küçükleri 3 yada 4 yaşında olan Arda isimli çocuk dikkatimizi tamamen çekmişti.Arkadaşlarım kısa süreli bir aşk yaşadı.Ama bu aşk mutlu sonla bitti ve arda el sallayıp yoluna devam ederken biz hala masada oturup konuşuyorduk ki yanımızdan çay satan adam tek bardak çay kaldığını bizim isteyip istemediğimizi soruyordu.Biz pek ciddiye almadık.Ben bir bardak çay ve 4 pipet istediğimi söyledim.
Çünkü ancak bir çay alabilecek paramız vardı. Fakat biz 4 kişiydik:D Ama bizde olan para ile bir bardak çay bile alınmıyordu.Biz ise gökten yağan kurtarıcı bir melek gelmesini umuyorduk.Ama hiçbir şey umduğumuz gibi olmadı:D Arkadaşımın kuzeni de Ncity'de olduğunu öğrendik.Arkadaşım kuzenine kısaca 'kolpa'diyordu.Biz Ncity'den kalkmış gidiyorken onlar geliyordu.Arkadaşımın neden kuzenine kolpa dediğini anlamıştım.
Arkadaşım konuşmaya durdu.Ben ve diğer iki arkadaşım iç tarafta oturmuş arkadaşımızı bekliyorduk.Konuşmaları uzun sürdü.Ben ve arkadaşlarım şaka yapmak istedik.Bunun için alt kata inmemiz yeterli idi.Arkadaşım bizim olduğumuzu göremeyip telaşlanacaktı.Alt kata indiğinde ise bizi görecekti.Ama arkadaşım gelmedi.Ben ve diğer arkadaşım indik.Daha sonra vazgeçip yukarı çıkan merdivenlere bindik.Ama onlarda aşağıya inen merdivenlere bindiler.Bende yukarı çıkan merdivenlerde aşağıya inmek için çalışacaktım ama benimle birlikte olan arkadaşım buna izin vermedi.:D:D
Böylece Ncity'den çıkmıştık. Tekrar çarşıya yürüyorduk.Arkadaşım kuzeninde para almamıştı. Çünkü onlarda parasız kalmış.Bizde vardır diye bizim yanımıza gelmişlerdi.Anlaşıldığı gibi her iki tarafında umudu birbirimizdik.Ama bu umut pek uzun sürmedi...
Ve şimdi başladığımız yere geri dönüyorduk..Yani okula..Bu günün sonunda birbirimize bugünün haftaya tekrarlanmasını söylemiştik..O günün sonunda Güneşli bir havada önce insanları kaçmak için havaya getirip,birçok laf söylerken ve en önemlisi de o insanların aklında kaçmak fikri yokken bu fikri onların kafasına sokup, kaçmalarını sağlarken kendilerinin sınıfta oturması kadar komik bir şey olmadığını öğrendik..:D:D

9 Ekim 2011 Pazar

Yağmur yağmur yağmur geri verecek buharlaşan sevgimizi...

 Geceden itibaren bir yandan sıcak çikolatamı yudumlarken bir yandan da  yağmuru izliyorum.O kadar huzur veriyor ki bana anlatamam..Durmadan yağmaya devam etsin..Ne zaman yağmur yağsa aklıma hep Ceyhun Yılmaz'ın şiiri gelir.Çok seviyorum şiirleri.Hepsinde kendimi buluyorum..

Yalnızca yağmur yağdığında seviyorum bu şehrin insanlarını
herkesin yüzü gözü ıslak,başları eğik omuzlarının arasında
yağmur yağdığında...
herkes..
benim hep olduğum gibi..

 Ceyhun Yılmaz

30 Eylül 2011 Cuma

Desteklenir Ki Bu

Desteklenir Ki Bu

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Çocukluğumuza dönüş..

   Uzun süredir iş güç okul falan derken ne kendimize vakit  buluyoruz nede yakın arkadaşlarla görüşmeye vakit kalıyor.Araya birde tatil girince birbirimizden daha da uzaklaştık.Neyse ramazanda herkes evine geri döndüğünden birazcık görüşme fırsatı bulduk. Ne kadar çok özlemişim beraber olmayı... Bugün Ramazan ayından fırsat bulup beraber iftar yaptık.Beraber güzel sohbetler ettik..


  İnsan bir an keşke diyor içinde.. Nasıl anlamamışız o günlerin kıymetini.. Her oyunlarımızın sonu kavga ile biterdi. Şimdi sadece gülüşmelerimizle.. Hani çoçukluğumuzda oynadığımız kör ebe vardır ya.. Biz onu gerçek hayata taşımışız işte.. Hepimiz bir köşeye saklanmışız ve hepimiz birinin bizi bulmasını beklemişiz.. Ve beklemekten yorulup hepimiz saklandığımız köşeden çıkmışız..O köşeden çıktığımızda işte yeniden birbirimizi bulduk. Ve yaşımız kaç olursa olsun gene çocuklar gibi oyunlar oynadık.. Şişe vurmaca, saklambaç ve uzun eşek oynadık. Ne kadar çok eğlendik anlat anlat bitmez..

Uzun eşek bizler :P :)
Şaklambaçlarımız :)




  

16 Ağustos 2011 Salı

Kapıdaki Talih Kuşu Size Ait Olsaydı...

  Evet, bu aralar evimizin üstünde talih kuşu dolaşıyor. Sizce oda diğer kuşlar gibi özgür mü olmalı?? En azından benim biricik arkadaşım için öyle.. Ama eğer kuşun adı talih ise özgürlüğü bize yaşatması gerekmez mi?? Ya siz olsaydınız onun özgür olmasını mi isterdiniz yoksa kafeste size şans getirmesini??

   Bana kalırsa kafese konmalı.. Bir gün özgür olma pahasına kafeste çıksa bile..Bu denenmeli.. En azından bize göre denenmeye değer olmalı.. Çünkü adından belli.. Talih...
Ve herkesin bir şansı hak ettiğini bilmeli, kuşların uçup gitmesini isteyen kişiler.. Engeller vardır kimi zaman... Bunlara Zibolop deriz kendi aramızda..:))En kötüsü de talih kuşunun uçtuğu andaki  Zibolopları hiç sevmez insanlar...Bize kalırsa Zibolopların talih kuşlarını alıp kendi  kalelerinin zindanlarına kapatmalarına izin vermemeliyiz..

  Sıkışıp kaldığımız kutunun dışına çıkmalıyız..Talih kuşu gelmişse zaten bir şans getirmiştir.. Denemeye değmeyeceğini düşürseniz eğer sizin Ziboloplarınız çoktan talih kuşlarınızı zindanlarına kapatmıştır..
Ve sizin tek umudunuz.. Zibolobunuzun ölmesi.. Ve bunun için gerekli küçük bir kural var.. İçinden bulunduğunuz kutunun dışında çıkıp sizin için bekleyen talih kuşlarınıza bir şans vermeniz.. :))

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Merhabaaaa :)





  Taa-taa-taammmm!!!! Artık benim de bir blog'um varrr!!! Bundan sonra buradan benimle ilgili tüm haberlere ulaşabilirsiniz :)